İstanbul’da erişim belirli bir şey ifade eder. Bunun ne olduğunu açıkça tanımlamak gerekir.
Şehrin iki düzlemi vardır. İlki, çoğu ziyaretçinin karşılaştığı düzlemdir: Ayasofya, Kapalıçarşı, gün batımında Boğaz, özenle kurgulanmış manzaralarıyla çatı restoranları. Bunlar sahte değildir. İstanbul’un kamusal yüzü gerçekten görkemlidir. Ama bir yüzeydir; yüzeyler de tanımları gereği derine inmez.
İkinci düzleme ulaşmak yıllar alır. Çarşının arkasına saklanmış, herkese açık olmayan hanların İstanbul’udur; beşinci kuşak tüccarlar hâlâ el sıkışarak iş yapar, fiyat listesi fikrini hakaret sayar. Beyoğlu koleksiyonerlerinin İstanbul’udur; çağdaş Türkiye sanatını modaya uygun olduğu için değil, burada ne üretildiğini ve bunun neden önemli olduğunu kavradıkları için onlarca yıldır biriktiren insanların. On dokuzuncu yüzyıldan beri açılmamış Osmanlı saray odalarının İstanbul’udur; nasıl talep edeceğinizi biliyorsanız ve talep etme hakkını kazandıysanız, akşam yemeği hâlâ mümkündür.
CREARE’ın etrafında kurulduğu İstanbul kültür dünyası budur. Bir fikir olarak değil, yaşanan bir gerçeklik olarak.
İstanbul’daki özel deneyimleri fiyat belirlemez; ilişki belirler. Bu şehirde konukla turist arasındaki fark ne kadar harcadıkları değil, yanlarında ne getirdikleridir: merak, sabır ve karşılaştıkları şey tarafından gerçekten değişmeye açık olmak. İstanbul bu nitelikleri karşılıksız bırakmaz. Geri kalan her şeye kayıtsızdır.
Beylerbeyi Sarayı’nın özel odalarında yemek yemenin ne anlama geldiğini düşünün: 1869’dan beri halka açılmamış, Osmanlı sultanlarının en önemli konuklarını kabul ettiği odalar. Beylerbeyi 1869 deneyimi bir akşam yemeği değildir. Tarihin gerçekleştiği odada, tarihin belirli bir anıyla kurulan bir konuşmadır. Yemek ikincildir. Mimari ikincildir. Önemli olan, mekâna getirdiğiniz dikkatin niteliğidir.
Ya da Imperial Flavors deneyimini düşünün: on altıncı yüzyıl saray yazmalarından yeniden kurulan yemekler etrafında şekillenen, Osmanlı imparatorluk mutfağı geleneğinde bir yolculuk. Bu bir yemek kursu değildir. Fatih’te restore edilmiş on dokuzuncu yüzyıl konağında, Osmanlı sarayının ne yediğini ve neden öyle yediğini anlamaya yıllarını vermiş bir şefle yürütülen tarihsel bir geri kazanım eylemidir. Lezzetler olağanüstüdür. Fakat asıl deneyim, bu lezzetlerin ne anlama geldiğini; bir uygarlığın bu biçimde yemeyi seçmesinin bize onun hakkında ne söylediğini kavramaktır.
İstanbul’da kültürel erişim herkesin kullanımına açık değildir; çünkü olamaz. On yıllarda kurulmuş ve sürekli emek isteyen bir ilişkiler ağı içinde var olur. Sizi hiçbir turistik haritada bulunmayan bir Bizans sarnıcında gezdirecek tarihçi, bir yerde listelendiği için müsait değildir. Sizi onunla tanıştıran kişi ona güvendiği için müsaittir.
İstanbul’da erişimin gerçek anlamı budur. Kredi kartınızı gösterdiğinizde açılan bir kapı değil; sizi tanıyan birinin, şehri tanıyan birine sizin için kefil olmasıyla açılan bir kapı.
Şehir iki bin yıldır bunu yapıyor. Aradaki farkı ayırt etmekte son derece iyidir.

